Söyleşiler Makaleler Videolar İletişim Basından

Tükel: Önümüzde yeniden mücadeleyi örgütleyeceğimiz bir süreç var

Fatih POLAT
İstanbul

İstanbul Üniversitesindeki rektörlük seçimlerinde 300 oy fark ile birinci olduğu halde YÖK’ün ikinci sıraya koyarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderdiği ve onun da atamadığı Prof. Dr. Raşit Tükel ile dünkü bölümde seçimlere nasıl hazırlandığını, YÖK ile görüşmesini ve sonucu konuşmuştuk. Bugünkü ikinci bölümde ise, eğer seçilseydi üniversitede neleri değiştireceği ve bundan sonra ne yapacağına dair soruların yanıtları var.

Seçilmiş rektör olarak eğer atansaydınız ilk neyi değiştirmek isterdiniz?
Öncelikle idari mekanizmanın oluşturulması tabii ki. Dekanlık ve müdürlük seçimlerini yapacaktık. İkinci aşama mutlaka katılımcılığın sağlanması olacaktı.Yıllardır toplanmayan fakülte akademik kurulları var. Öğrencilerin temsiliyet sorunu. Bütün atamalarda liyakatin temel alınması. 2017’de şöyle bir atama ve yükseltme yönetmeliği düzenlendiğini biliyoruz İstanbul Üniversitesi için. Atanmanız için TÜBİTAK’tan proje almanız gerekiyor. Yani üniversitemiz bünyesindeki Bilimsel Araştırma Projeleri biriminden destek alarak proje yapmanız  yeterli olmuyor. Ya da ne kadar bilimsel açıdan seçkin dergilerde yayınınız olursa olsun, TÜBİTAK’tan proje almadığınızda bunun atama-yükseltme açısından bir anlamı kalmıyor. TÜBİTAK ile ilgili sorunları da biliyoruz, üzerinde uzun uzun konuşmaya gerek yok, en azından bu görüşmede. Sonuçta yapılan, atama-yükseltmeniz için sizi üniversite dışından bir kuruma tabi kılmaları. Sonra biz öz yönetim diyoruz. Sizin atamanız seçimin sonucuna değil de, demokratik olmayan bir şekilde bir kurumun neye dayandığını bilmediğimiz bir tercihine bağlı olursa, siz onun yapmak istedikleri dışında var olamazsınız ki! Akademik özerklik tam bu noktada devreye giriyor. Akademisyenlere bilimsel özgürlük güvencesinin sağlanması çok önemli. Bilimsel özgürlüğü de ifade özgürlüğünden bağımsız düşünemezsiniz. Öğrenciler için yaşam alanları ve onların kendilerini ifade edebilecekleri sosyal ve kültürel ortamların oluşturulması mutlaka sağlanmalı. Taşeron, güvencesiz çalışma biçimine karşıyız.

‘YÖK KALDIRILMALI’

Hocam, Türkiye’nin genelinde iktidara yakın isimler en arka sıralarda da olsa atanmış oldu. Bu tablo sizce Türkiye’deki üniversitelerin yapısını nasıl etkileyecek?
Burada YÖK konusuna girmemiz gerekiyor. Biliyorsunuz bu 12 Eylül’ün getirdiği bir kurum. Daha sonra da yetkileri giderek genişletildi. YÖK’ün en temel özelliği, devletin üniversitelerini kendi istediği biçimde şekillendirmesi. YÖK rektörlük seçimleri üzerinden üniversite yönetimlerini istediği şekilde oluşturarak üniversitelerde bilimsel özgürlükleri engelleyici, akademik özerklik alanını daraltıcı bir işlev görüyor. Dolayısıyla YÖK’ün kaldırılmasıyla ilgili bir mücadele de sürmek durumunda.

Bir de üniversite deyince uzunca bir süredir ‘güvenlik’ diye bir sorun var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özel güvenliğin tarih olacağı açıklaması üzerine, üniversitelerde durumun ne olacağı tartışılıyor. Ama örneğin benim üniversite dönemimde, -1992’de mezun oldum- YÖK’e karşı ve başka konularda da sıkça olan öğrenci eylemlerine rağmen kapıda polis yoktu. Sizin üniversite tasavvurunuzda bu sorun nereye oturuyor?
Üniversiteler aslında toplumun bir modeli. Toplumun bütününden bağımsız düşünülemeyecek kurumlar. Yani üniversitelerde özgürlüklerin gelişmesiyle, toplumda özgürlüklerin gelişmesi arasında paralellikler var. Nasıl toplumda demokratik bir ortam kaybolduğunda yerini güvenlikçi önlemler alıyor, nasıl demokratik mekanizmalar tıkandığında otoriter, hiyerarşik mekanizmalar devreye giriyorsa, üniversitelerde de aynı durum geçerli. Bu bilim alanında ast üst ilişkisi olarak ortaya çıkıyor ki, bilim bu tür hiyerarşik ilişkilerin hakim olduğu bir ortamda üretilemez. Ya da polisiye önlemlerle üniversiteyi kontrol altına almak biçiminde ortaya çıkıyor. Çünkü üniversitelerde siyasal iktidarın öngördüğü politikaların hayata geçirilebilmesi için, üniversiteyi kendi denetiminizde bir rektör ve onun üzerinden oluşturduğunuz hiyerarşik bir yapılanmayla yönetmek istiyorsunuz. Bunlara itiraz edilmemesi gerekiyor. Bunun için de güvenlikçi politikalara ihtiyaç duyuluyor.

Raşit Tükel yönetseydi şu anda üniversiteyi?
Tabii o zaman tüm bunlara gerek kalmayacak bir ortamı oluşturacak bir düzenleme içinde olacaktık. O zaman belki sorunlarımız daha çok iktidarla olacaktı. Ama şimdi baktığınız zaman iktidarın uygulamalarının üniversitede vücut bulması, bunu istemeyen bütün kesimlerle karşı karşıya getiriyor idareyi. Eğer örgütlenme özgürlüğü varsa, üniversite tüm bileşenleriyle birlikte yönetiliyorsa niye polis devreye girsin ki? Zaten bütün toplumsal ilişkilerde de böyle değil mi? Ne kadar demokratik bir toplum var, güvenlikçi önlemler, dolayısıyla polis o kadar devre dışı. Ne kadar hiyerarşik  ilişkiler kurulmaya başlanıyor, merkezi yönetimler üzerinden özgürlükler daraltılıyor, o kadar polisiye yöntemlere başvuruluyor. İç Güvenlik Yasası da bu sürecin çok güzel bir özeti aslında.

Hocam son iki soru. İlki Cumhurbaşkanının özel gayretiyle siyasal gündemin ön sırasına fırlatılan başkanlık sistemine dair. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz bir bilim insanı olarak?
Üniversite için istediğimiz modeli tabii ki bu toplum içinde istiyoruz. Nasıl ki Cumhurbaşkanı, başkanlık sistemi gelirse, nasıl yürütmeyi belirleyecekse, nasıl demokratik mekanizmalar devre dışı kalacaksa, nasıl kendi başına kanun değerinde kararlar alabilecekse, aynı şey üniversiteler için de söz konusu. ‘Güçlü bir rektör istemiyoruz’ derken, bütün her şeyi yukardan kendisi belirleyen bir rektör istemiyoruz derken istediğimiz neyse, toplum için de aynı şeyi istiyoruz sonuçta. Başkanlık sistemi savunageldiklerimizin tam tersi bir model olduğundan uygun bulmuyorum doğal olarak.

‘BİRLİKTE KARAR VERİYORUZ’

Peki, eğer İstanbul Üniversitesi Demokratik Üniversite Girişiminin kararı o yönde olursa yeniden aday olur musunuz, yoksa seçildiği halde hak ettiği makama atanmayan biri olarak ‘Ben artık yoruldum’ gibi bir duygu içinde misiniz?
Ben bu süreci arkadaşlarımızla birlikte sürdürdüğümüz bir mücadele hattı olarak görüyorum. Eğer bu soruya ‘evet’ ya da ‘hayır’ dersem, kendi başına davranmış olurum. Her aşamada birlikte karar veriyoruz.

ÜNİVERSİTELER BİR ŞİRKET GİBİ YAPILANDIRILIYOR

AKP ile Gülen Cemaati arasında çatışma üzerine, Cemaate yakın isimlerin rektörlüklerden uzaklaşacağı düşüncesi vardı. Bu konuda duyumlarımız da vardı. Bu da zaman içinde gerçekleşti. Ardında da piyasalaşma ile muhafazakarlaşmanın iç içe geçtiği ve demokratik üniversite talebinin de bu nokta da cendereye alındığı bir tablo var. Sizce toplam Türkiye üniversite yapısı içinde bu süreç nasıl ilerleyecek?
Bu piyasalaşma dediğimiz kısım gerçekten çok önemli. Üniversiteler bir şirket biçiminde yapılandırılıyor. Bunun kökeni aslında 1980 yılında ABD’de bir patent yasasının çıkmasına kadar gidiyor. Şöyle düşünüyorlar, Amerikan sermayesi rakipleriyle mücadele etmede üniversitelerden nasıl yararlanabilir? Bu Türkiye’de de, giderek, özellikle de son yıllarda karşımıza çıkan bir olgu. 2012’de gündeme gelen YÖK Yasa Tasarısı vardı hatırlarsanız. Bu yasa tasarısında teknoloji transfer ofislerinin kurulması gibi üniversitelerde piyasalaşmaya yönelik bazı yapılar tanımlanmıştı. Sonradan yasa tasarısını geri çektiler ama piyasalaşmayla ilgili olan, üniversitelerin sanayiyle iş birliğini oluşturan mekanizmalar, yasal düzenlemeleri de yapılarak üniversitelerde uygulamaya konuldu.

Burada birkaç nokta önem kazanıyor. Üniversitelerde sanayiyle iş birliği söz konusu olduğunda, araştırmalar sanayinin talepleri doğrultusunda yönlendirilmeye başlanıyor.

Üniversitelerin piyasada daha kolay ve hızlı pazarlanabilir bilimsel disiplinlere önem verdiği görülüyor. Piyasa için önemi olmayan bilimler geri plana çekilebiliyor ve önemsizmiş gibi algılanabiliyor veya algılatılabiliyor. Örneğin, sosyal bilimlere verilen önem giderek azalabiliyor. Fikri mülkiyet ile ilgili önemli gelişmeler yaşanıyor. Bilimsel üretim toplum için olmalıdır. Bilim insanları sanayiye değil, topluma karşı sorumludur. Bilimsel özgürlüklerin temelini, bilgiyi yayma, bilimsel üretimi paylaşma özgürlüğü oluşturur. Ama bu yeni sistemde bilimsel araştırma ürünleri pazarlanabilir metalar olarak görülmeye başlanıyor. Sonuçta, bilimsel çalışmalarınızın sonuçlarını patent üzerinden fikri mülkiyetine sahip olarak bir kazanca dönüştürüyorsunuz. Bir yerde, üniversiteler, yüksek katma değerli ürünlerin oluşturulması sürecinde,  sanayinin AR-GE faaliyetlerini oluşturan birimleri gibi işlev görmeye başlıyor. Bu sanayinin tercih ettiği bir şey tabii ki. Çünkü üniversite ile iş birliği üzerinden maliyetlerini çok düşürmüş oluyorlar. Özellikle ODTÜ gibi İTÜ gibi, bilim teknolojisi alanında ilerlemiş üniversitelerde bu yöne gidiş daha belirgin. Bu üniversitenin sanayiyle iş birliğine gitmesi kadar,  bu sistemin başat çalışma biçimi olan güvencesiz çalışmanın da hayata geçirilmesi anlamına geliyor.

‘ATANAN REKTÖRÜ MEŞRU GÖRMEDİĞİMİZİ İFADE ETTİK’

Siz, İstanbul Üniversitesi Demokratik Üniversite Girişiminin adayısınız. Ve ben sizinle röportaj yapmadan önce dersimi iyi çalışmış olmak için onlara da danıştım. Şu merak ediliyor, ben de merak ediyorum. Siz epey bir farkla seçildiniz ve bu üniversitedeki güçlü bir zeminin üzerine oturuyor. Şimdi AKP’nin atadığı rektörün bir saldırıya geçeceği tahmini de var. Bir taraftan bu örgütlü yapıda, buradan geri adım atamayız görüşü de var. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz başta da söyledik, birçok üniversite bileşeni tarafından da ifade edildi. Şu an atanan rektörü meşru görmediğimizi ifade ettik. Söyleşinin başında demokratik üniversite mücadelesi verdiğimiz bir süreçten söz etmiştim. Eğer bizi destekleyenlere yönelik bir baskı olursa ya da mücadelemizi engellemeye yönelik bir tutum içine girerlerse, karşılarında bizi, Demokratik Üniversite Girişimini bulacaklarını söyleyebilirim. Bunun dışında Demokratik Üniversite Girişimi olarak arkadaşlarımızla hangi aşamayı nasıl yürüteceğimizi planlayacağız. Önümüzde bir yol haritasından çok, her aşamasında yeniden ve yeniden mücadeleyi örgütleyeceğimiz, mücadele içerisinde var olduğumuz bir süreç var. Burada yalnız olduğumuzu da düşünmüyoruz. Kırktan fazla kurum ve kuruluşu içeren Üniversite Dayanışma Platformu üzerinden sürdürdüğümüz mücadele de bir taraftan devam ediyor. İstanbul Üniversitesi Demokratik Üniversite Girişimi de onun bir parçası. Ayrıca, diğer üniversitelerden gelen desteği ve onlarda da farklı bir üniversitenin mümkün olduğuna ilişkin bir ümidin ortaya çıktığını görüyoruz. Böyle baktığımızda bunu sürdüreceğimizi söyleyebiliyorum. Büyük ihtimalle de, belirli aşamalarda bunları sizlerle yeniden değerlendirme imkanı bulabileceğiz. (BİTTİ)