Söyleşiler Makaleler Videolar İletişim Basından

Neoliberal dünyada üniversiteler dönüştürülmek istenirken

RAŞİT TÜKEL*

Neoliberal modellere göre üniversiteler yeniden yapılandırılırken şu unsurlar öne çıkmaktadır: Devletin üniversiteleri finanse etme olanaklarının azaltılması, üniversitelerin finansman olanaklarını, kendi sponsorlarını kendilerinin bulmaları, araştırma-geliştirmelerin sermayenin istekleri doğrultusunda yapılması. Küreselleşmenin yükseköğretime etkileri; bütçe kısıntıları, tekno-bilime öncelik verilmesi, çok uluslu şirketlerle ilişkilerin geliştirilmesi, fikri mülkiyete odaklanma olarak görülüyor.  

ŞİRKETLEŞEN ÜNİVERSİTELER
Üniversiteler sadece şirket gibi yönetilmiyor, aynı zamanda şirketlerle yakın bir çalışmaya itiliyorlar. Sermaye tarafından doğrudan kullanılabilecek ve onun yararına olan araştırmalar, üniversiteler tarafından yapılmaya başlanıyor. Üniversiteler ve özel şirketler arasındaki ortaklık, güçlü̈ bir şekilde destekleniyor. Bu ortaklıklar, üniversitelerin şirketlerle araştırma sözleşmeleri yapmaları, onlara danışmanlık hizmeti vermeleri, birlikte projeler tasarlamaları gibi çeşitli biçimlerde olabilmektedir.

Üniversite araştırmaları hükümet ve sanayinin talepleri doğrultusunda yönlendirilmeye başlanıyor. Üniversite eğitimi, piyasa ekonomisinin gereklerine koşut olarak işgücü piyasası taleplerine açık hale geliyor.

Üniversitelerin piyasaya dönük çalışmaları arasında, piyasada daha kolay ve hızlı pazarlanabilir bilimsel disiplinlere önem verme de yer alır.  Bu süreçte, piyasa için önemi olmayan bilimler geri plana çekilmekte ve önemsizmiş gibi algılanmakta veya algılatılabilmektedir. Örneğin, sosyal bilimler, uygulamalı fen bilimlerine oranla önemsiz kabul edilebiliyor.

Fikri mülkiyet hakları rejimi, bilimsel araştırma ürünlerini pazarlanabilir metalar olarak tanımlar. Bilginin kendisi artan ölçüde rekabete dayanan koşullarda üretilecek ve en yüksek fiyatı verene satılacak bir meta haline gelir.

ÜNİVERSİTELERDE PERFORMANS SİSTEMİ VE ÜRÜN ODAKLI DEĞERLENDİRME
Akademik personelin eğitim verdiği öğrenci sayısı giderek artıyor. Yükseköğretim kurumlarının özelleştirilmesi politikalarıyla birlikte, öğrenci çekmek için üniversiteler arasında kıyasıya bir rekabet oluşturuluyor. Öğretim elemanlarının piyasa benzeri işlere zaman ayırmasını sağlamak için yükseköğretim kurumları çeşitli yollar arıyor.

Neoliberalizmde, hem öğretme hem de araştırma yapma görevleri olan akademisyenlerin üretkenliği, sanayi ile benzer olarak, ortaya çıkarılan ölçülebilir ürünler/çıktılar üzerinden değerlendirilir. Bu tür değerlendirmeler, üniversitelerdeki rekabet mantığının temel mekanizmalarıdır. Performans ve puanlama sistemleri, akademisyenlerin “bilgiye gerçek anlamda katkı yapmak” yerine “ürün/çıktı” ile ilgilenmelerine neden olmaktadır.

ÜNİVERSİTELERDE REKABETÇİ ANLAYIŞ
Giderek artan rekabet ve buna bağlı hiyerarşi yalnızca akademisyenler arasında değil, üniversiteler arasında da mevcuttur. Üniversitelerde kurumsal farklılaşma ve çeşitlenmenin yolunu açacak düzenlemelere gidilmektedir. Bu amaçla ikinci öğretim, yaz okulu, sertifika programları, tezsiz yüksek lisans gibi uygulamalar yaygınlaştırılmaktadır. Üniversite bünyesinde çeşitliliğin oluşturulması, üniversiteler arası rekabetin bir parçası gibidir. Bunlara ek olarak, üniversite-sanayi işbirliği çerçevesinde teknoloji transfer merkezleri kurulmaktadır.

Neoliberalizmde, rekabetçi anlayış üniversitelerin işleyişine derinden nüfus eder. Bu da, öğrenci kontenjanlarını artırma, piyasalarla uyumlu akademik birimlere ağırlık verme, üniversitelerin temel araştırmadan uygulamalı araştırmaya yönelmesini sağlama, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda araştırmalar yapma olarak karşımıza çıkmaktadır. Benzer şekilde,  hükümetin ekonomik gelişme plan ve programları ile yükseköğretimi bütünleştirmek yönünde adımlar atılmaktadır.

MERKEZİ YÖNETİM ANLAYIŞI   
Rekabetin mantığı, merkezi bir yönetim anlayışını da içinde barındırır. Rekabetçi olmayan bölümlerden ve çalışanlardan kurtulmak, geri kalanlardan daha yüksek üretkenlik beklemek, demokratik tartışma ve karar verme süreçleriyle yapılamaz.

Eğitim kurumlarının piyasaya uygun biçimde işletildiği, stratejik planlamaların yapıldığı, performansların ölçülerek değerlendirildiği bir yerde, başarılı olanlar daha yüksek ücretle ödüllendirilmeli, başarısız olanlar ise sistemden ayıklanmalıdır. Bu nedenle işgücünün esnekleştirilmesi önce memur ve hizmetli, sonra da öğretim elemanları kadrolarında sözleşmeli statünün yaygınlaştırılmasıyla sağlanır.

Güç, işgücü üzerindeki gerekli denetim ve düzenlemeleri yapmaları için yüksek düzeydeki yöneticilerin elinde toplanmıştır. Bu tür uygulamalar, şirketlerin çalışma modelini yansıtır.

PEKİ, NASIL BİR ÜNİVERSİTE?
Üniversite, akademik özerkliğin bir koşulu olarak, neyi öğreteceğine, neyi araştıracağına ve araştırma ve öğretimin kimin tarafından yapılacağına kendisi karar vermelidir. Üniversitede bilgi, hiyerarşik bir ast-üst ilişkisi üzerinden üretilemez. Bilimsel özgürlükler kullanılırken, toplumun gereksinimleri ve önceliklerini temel alınmalı, araştırma alanları bilimsel gelişmeler doğrultusunda seçilmeli, eğitim ve öğretim programları ve müfredatlar akademik gelişmelere uygun olarak düzenlenmelidir. Üniversitede bilim insanları liyakat temel alınarak seçilmelidir. Üniversite öğrencilerinin eleştirel, sorgulayıcı düşünmeyi öğrenmeleri, yaratıcılıklarını geliştirmeleri eğitimin temel amaçlarından olmalıdır.

Demokratik, katılımcı, özgür ve özerk bir üniversite için...

 

* İstanbul Üniversitesi’nin

Seçilmiş Meşru Rektörü

Prof.Dr. İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Üyesi

***

Neoliberalizmde, rekabetçi anlayış üniversitelerin işleyişine derinden nüfus eder. Bu da, öğrenci kontenjanlarını artırma, piyasalarla uyumlu akademik birimlere ağırlık verme, üniversitelerin temel araştırmadan uygulamalı araştırmaya yönelmesini sağlama, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda araştırmalar yapma olarak karşımıza çıkmaktadır. Benzer şekilde,  hükümetin ekonomik gelişme plan ve programları ile yükseköğretimi bütünleştirmek yönünde adımlar atılmaktadır.