Söyleşiler Makaleler Videolar İletişim Basından

Yükseköğretimde Yeni Yapılanma: Akademik Özgürlükler ve Bilimin Yansızlığı Üzerinden Bir Değerlendirme

Prof. Dr. M. Raşit TÜKEL
12 Kasım 2012 - Bianet


Neoliberal Küreselleşmeye Geçiş ve Akademisyenler

1929 Büyük Buhranından sonra, 1930'ların ortalarından 1970'lerin ortalarına kadar süren ve sosyal-demokratik politikaların ön plana geçtiği Batıdaki devletçi dönem, Keynezyen ekonomik politikalarla anılır. Bu politikalar, bilindiği gibi, ekonominin etkin olarak devlet tarafından kontrol edilmesi, piyasanın kendini düzenleyen mekanizmalarına aşırı müdahalesi, tam istihdam, gelirin daha iyi dağıtılması ve ekonomik büyümeyi güvence altına alma gibi parametreler üzerine kuruludur.

1950 ile 1970 arasında birçok ülkede üniversitelerin sayısında önemli artışlar görülmüştür. Öğrencilerin ve öğretim üyelerinin sayılarındaki aşırı artmayla birlikte eğitimin aşırı genişlemesi ve buna piyasa ekonomisine sosyal kontrol getiren iş güvencesi koşullarının eşlik etmesi, Batı üniversitelerinde akademik özgürlüklerin genişlemesi için zemin oluşturmuştur.

Devletçi dönem, kadınlar ve mültecilerle boşlukların doldurulduğu, artmış bir işgücüne ihtiyaç duyan, savaş sonrası ekonomik patlama ile kendini gösteren bir dönemdir. Emeğin bölünmesinde sürekli bir artış, üretim yöntemleri ve örgütlenmelerinde değişiklikler, bilgi teknolojisinde devrim niteliğinde gelişmeler, çok sayıda yüksek beceriye sahip eleman ve bilim insanı ihtiyacı bu döneme damgasını vuran gelişmeler olarak sayılabilir.

Ancak, piyasa ekonomisinin artan şekilde içselleştirilmesi, onu, zamanla, “büyü yoksa yok olursun” dinamiğinin kaçınılmaz sonucu olarak, devletçilikle uyumsuz hale getirmiştir. Devletçi dönem, II. Dünya Savaşını takiben en yüksek noktasına çıkmış; 1970'lerin sonlarında Britanya'da Thatcherismin, ABD'de Reagan'ın ekonomik politikalarının yükselmesiyle birlikte sona ermiştir.

1970'lerin ortalarından günümüze kadar uzanmış olan neoliberal politikalar, bürokratlar, akademisyenler ve politikacılardan oluşan küresel politika seçkinlerini ortaya çıkartmıştır. Bu yeni oluşum, ekonomik, politik, akademik ve sosyal güçlerini; Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü, OECD gibi büyük uluslararası örgütlenmeler, ana piyasa ekonomilerinin mekanizmaları, çeşitli uluslararası vakıflar, uluslararası üniversitelerin araştırma bölümleri ve kitle iletişim araçları gibi yapılanmalarda yer alarak ulus ötesi bir düzeyde göstermektedir.

Sağlık reform projelerinde akademisyenler etkin olarak yer almaktadırlar. Dünya Bankası tarafından, akademisyenlere raporlar yazdırılmakta ve bu yolla oluşturulan projeler çeşitli ülkelere öneri olarak götürülmektedir. Akademisyen uzmanlar, ülkelere danışman olarak çağrılmakta; akademisyen uzmanların raporlarının Dünya Bankası tarafından incelenip onaylanmasının sonrasında da ilgili ülke hükümetlerince benimsenerek yasallaştırılması yoluna gidilmektedir.

İş Dünyası ile Bilim Arasında Yeni İlişkiler

Büyüme ekonomisi, ekonomik büyümeyi en yüksek düzeye çıkarmayı hedefleyen bir sistemdir. Piyasalaşmanın yoğunlaşmasıyla birlikte, bilimsel araştırma ve eğitim giderek özelleştirilir.

Üniversitelerin piyasaya dönük çalışmaları arasında, piyasada daha kolay ve hızlı pazarlanabilir bilimsel disiplinlere önem verme de yer alır. Bu durum, özellikle tarım endüstrisi ve biyoteknoloji alanlarında daha belirgindir. Bu süreçte, piyasa için önemi olmayan bilimler geri plana çekilmekte ve önemsizmiş gibi algılanmakta veya algılatılabilmektedir. İş dünyası ile bilim arasında kurulan bağlantıların sonucunda, günümüzde bilimin yansızlığı giderek savunulamaz hale gelmiştir.

Ülkemizde, TÜSİAD’ın 11 Ocak 2012 tarihli görüş ve önerilerinin yer aldığı raporda,1 bilimsel araştırma ile bu araştırmaların ekonomik değere dönüşmesi arasındaki köprünün kurulması için üniversite-sanayi işbirliğini teşvik edecek hukuki ve idari düzenlemeler yapılması önerilmiştir. Yeni YÖK yasa taslağında,2 yükseköğretim kurumlarında kurulması önerilen Bilgi Lisanslama Ofisleri’nin amaçları arasında, araştırmacı, uzman ve öğrencileri yapacakları bilimsel çalışmalar itibarıyla ticarî değeri yüksek konulara yönlendirme de yer almaktadır.

OECD’nin tanımlamasında, üniversitelerin özerkliğini belirleyen faktörlerden biri de borçlanarak fon yaratabilmektir.3 Genel bütçeden gelen desteğin azaldığı, fon ve kaynakları kendisinin yaratması beklenen yeni üniversite modelinde, gerçek anlamda bir akademik özgürlükten söz etmek giderek zorlaşıyor. Üniversitelerin bir şirket şeklinde yapılandırıldığı bu süreçte, iş dünyası ile bilim arasında kurulan yeni ilişki biçiminin bilimin piyasalaşmasını getireceğini de dikkate almalıyız.

Neoliberal düzende uzmanlaşmış işbölümüyle nitelik, hız ve etkinlik sağlanması amaçlanır. Öte yandan, dar bir alanda uzmanlaşma, kişinin bilgisini o alanda yoğunlaştırmasına, giderek de alanın genel bilgisine sahip olmadığı için diğer uzmanlıklara bağımlı hale gelmesine neden olmaktadır. Neoliberal politikalar, üniversitelerde seçilmiş konularda aşırı uzmanlaşarak, bütünü algılayamıyan, entelektüel bilgiden yoksun hatta bunu küçümseyen bireyler yetiştirmeye yönelmektedir. Bu süreçte, üniversitelerden piyasada değişen taleplere hızla uyum sağlayacak esnek işgücü piyasalarına destek olma beklentisinin ön plana çıktığını görüyoruz. Bu gelişmeler, üniversite öğretim elemanlarının araştırmalarında tekno-bilime öncelik vermesi; gelir getirmeyen projelerin terkedilmesi; sonuçta da ekonomik önceliklerle hareket eden bireylerin ortaya çıkması anlamına geliyor.

Bu alandaki bir diğer gelişme ise, üniversitelerde öğretim üyelerinin esnek ve iş güvencesinden yoksun bir çalışmaya yöneltilmeleridir. İş güvencesiniden yoksun olma, öğretim üyesini yönetimin belirlediği sınırlar içinde davranmak zorunda bırakmaktadır.

Akademik Özgürlükler ve Bilimin Yansızlığı

Bilim insanlarının bilgi üretirken, bunu başkalarına aktarırken ve yayımlarken kaygı duymaması gerekir. Akademisyenlerin bunu yapabilmesi, kişisel etik anlayışları yanında, kendilerine tanınmış bilimsel özgürlük güvencesine bağlıdır. Bilimsel özgürlük güvencesi, özgürlüğü, kendisi adına bir dokunulmazlık olarak değil, toplumun yararı ve gelişmesi adına kullananlara tanınan bir güvencedir.

Akademik özgürlük; gerçek ve yeni bilgiyi araştırmayı gerektiren iklimin korunmasını garanti eder; üniversitelerin öğretme, araştırma ve yayımlama gibi evrensel işlevlerini, herhangi bir etki ve baskıya karşı güvence altına alır.

Akademik özgürlük, öncelikle bilim insanının kafasında, anlayışında, bakış açısında oluşur. Kafasını, düşüncesini özgürleştirememiş bir akademisyen için kendisine ve kurumuna sağlanmış olan özgürlüğün fazla bir anlamı yoktur.

UNESCO’nun tavsiye kararında (1977)4 akademik özgürlük, bütün yükseköğretim personelinin görevlerini "devletten ya da diğer herhangi bir kaynaktan baskı görme korkusu taşımadan yerine getirme hakkı" (Madde 27) olarak tanımlanır. Bu kararda, devletin, potansiyel ya da fiili bir müdahale ya da baskı kaynağı olarak veya insan hakları ihlalleri ile, akademik özgürlük için tehdit oluşturacağına yer verilir.

Devlet sektörünün giderek gerilemesini takiben, bilimsel araştırmaların özelleştirilmesinin etkileri, bilimin yansızlığını tartışmalı hale getirmiştir. Bilim ve büyük işletmelerin, neoliberal çağda her zamankinden daha yakın bağlantılar geliştirdiği gözlenmektedir. Bu yeni sistemde, araştırma sonuçları, istenilen çıkarlara hizmet etmiyorsa, yönlendirilebilmekte ya da ortaya konmayabilmektedir.

Günümüzde, sözleşmeleri garantiye almak için bilim insanlarının öz-sansüre başvurabildiklerine tanık oluyoruz. İş dünyası ile bilim arasındaki bağlantıların kurumsallaşmasından sonra hayatta kalma için bir çabadır, bu aslında. Böylece, akademik özgürlüğü kısıtlayıcı unsurlar ya da özgürlüğe yönelik tehditlerin, sadece üniversite dışından gelmediğini, üniversitenin ve akademisyenin kendisi tarafından da yaratılabildiğini görüyoruz.

Bilimsel bilgi, büyük işletmelerin ve bunlarla ilişkili çevrelerin çıkarına aykırı düştüğünde, bir bilim insanına ne tür baskılar uygulandığına, ülkemizde Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu örneğinde tanık olduk. Bir şeyi daha; akademinin susmayabileceğini, baskılara karşı yılmadan direnilebileceğini gördük, aynı örnekte.

Yükseköğretimde Neoliberal Bir Modele Doğru


Akademik özgürlük için tehdit oluşturabilecek toplumsal güçler, yere ve zamana bağlı olarak değişmekle birlikte, bugün için eğitimin metalaştırılmasına paralel olarak, ulusal ve uluslar arası sermaye ve temsilcileri bu alanda giderek daha fazla etkinlik kazanmaktadır.

Neoliberal modellere göre üniversiteler yeniden yapılandırılırken şu unsurlar öne çıkmaktadır: Devletin üniversiteleri finanse etme olanaklarının azaltılması, üniversitelerin finansman olanaklarını, kendi sponsorlarını kendilerinin bulmaları, araştırma-geliştirmelerin sermayenin istekleri doğrultusunda yapılması.

TÜSİAD tarafından hazırlatılan “Türkiye’de Yükseköğretim: Eğilimler, Sorunlar ve Fırsatlar” (2008) başlıklı raporda,5 güçlü akademik kendi kendine yönetişim ve rektörlerle dekanların kurum içi seçimi, üniversitelerin stratejik tepki verebilirliğine engel olarak değerlendirilmektedir. Neoliberal yaklaşımda, üniversiteler için kamu finansmanının azaltılması öngörülmekte ve stratejik planlama temel alınarak performansa dayalı bütçeleme ve profesyonel yönetim anlayışıyla mali sürdürülebilirliğin sağlanması hedeflenmektedir. “Stratejik plana dayalı performans esaslı bütçe” sisteminde, üniversitelerin ölçülebilir hedeflerini saptamaları, performanslarını önceden belirlenmiş göstergeler doğrultusunda ölçmeleri ve bu sürecin izleme ve değerlendirmesini yapmak amacıyla stratejik plan hazırlamaları, bütçelerini de hazırladıkları bu stratejik plana göre yapmalarını istenmektedir.

2007 yılında YÖK tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi” raporunda,6 1990’larda %80 olan bütçe finansman payının 2005 verilerine göre %57’e düştüğü, döner sermaye gelirleri ile finansmanın ise %20’lerden iki katına çıktığı belirtilir. Raporda, devletin üniversiteleri kendi ürettiği kaynaklarla, bir başka ifadeyle özel finansmanla başbaşa bırakma eğiliminde olduğu vurgulanmıştır.

Aslında bu gelişmeler beklenmedik değildir. Bologna sürecinin önemli aşamalarından olan Londra Bildirgesi’nde (2007)7 “çeşitlilikleri korunan, yeterli mali kaynağa sahip, özerk ve hesap verebilir güçlü yükseköğretim kurumlarının önemi”ne dikkat çekilmektedir. Oluşturulacak rekabet ortamında düşük gelir getirenin var olma şansı ortadan kaldırılmaktadır.

Yeni YÖK Yasa Taslağı ve Girişimci Üniversite

Yükseköğretim kurumlarına daha az kaynak, daha çok mali özerklik verme yaklaşımı, üniversite yönetimini dış paydaşların yer aldığı yönetim kurullarına devretmeye yönelen yeni bir model sunuyor.

Üniversitelerden beklenen kendi gelirini üretme ve yönetmede yetenekli olmalarıdır. Bunun da ancak yöneticilerinin girişimci yönetim alanında başarılı olmalarıyla mümkün olacağı öngörülmektedir. Yeni düzen, üniversiteleri, girişimcilik tanımı içinde, amaç ve hedeflerini gerçekleştirmeleri için devlet dışı fon kaynaklarına yöneltmektedir.

Neoliberal yaklaşımda, akademik özgürlüğün, özerklik ve hesap verebilirlikle ilişkilendirildiğini görüyoruz. Özerklik, bir anlamda fonların bulunması ve elde edilen gelirin kurum içinde kullanılması serbestliği olarak tanımlanmaktadır. Bunu kaynak temininde ve kullanımında özerk olma olarak da anlayabiliriz. Ancak, bunun bir koşulu vardır; üniversitelerin finansal kaynak elde ettikleri kurum ve kuruluşlara karşı hesap verebilirlik mekanizmalarını kurmaları. Sistem; performans çıktıları, verimlilik ve hesap verme üzerinden yürütülmektedir. Kamusal alanların bir şirket örgütlenmesi içinde yeniden yapılandırılmasından, üniversitelerin de kendilerine düşen payı aldığını söyleyebiliriz.

Üniversiteler neoliberal yapılanmalarıyla, öğrencilerine ne vaat eder? Ya da şöyle sorulabilir: Üniversitede eğitimin temel amacı nedir? Bilgi toplumsal amaçlar için mi üretilecek ve yayılacaktır? Yoksa, yeni sistemde, üniversiteler, Avrupa Birliği’nin ”dünyanın rekabet gücü en yüksek ve dinamik bilgiye dayalı ekonomisi olmak” hedefiinin gerçekleştirilmesinde bir araç gibi mi görülmektedir?

Yeni YÖK yasa taslağında, öğrencilerin mezuniyet sonrası istihdamı konusunda, dış paydaşların diploma programlarına ilişkin değerlendirmelerinin alınması ifadesi yer alıyor. Bu yaklaşım, üniversitelerdeki eğitim süreçlerine, mezunların küresel işgücü piyasasında rekabet edebilirliklerini sağlamak için, iş dünyasının temsilcilerinin de dahil edilmesi olarak yorumlanabilir.

TÜSİAD’ın raporunda (2008), rektör seçimlerinin tüm paydaşların –üniversite personeli ve öğrenciler, kurum dışı paydaşlar– temsil edildiği bir kurul aracılığıyla, şeffaflığı ve gerçek anlamda rekabeti garanti edecek şekilde yürütülmesi istenmektedir. Burada iki önemli unsur öne çıkmaktadır. Birincisi rektörün bir kurul tarafından seçilmesi; ikincisi ise yönetim sürecine kurum dışı paydaşların katılmasıdır. Bu önerinin yer bulduğu yeni YÖK yasa taslağında, kurum dışı paydaşlar arasında iş dünyasının temsilcilerini de görmek şaşırtıcı olmamıştır.

Neoliberalizmin yükseköğretimdeki izdüşümü Bologna sürecidir. Küreselleşmenin yükseköğretime en önemli etkileri, yükseköğretimde bütçe kısıntıları, teknobilime öncelik verilmesi ve çok uluslu şirketlerle ilişkilerin geliştirilmesi şeklinde karşımıza çıkıyor.

Yükseköğretimdeki yeni yapılanma, “girişimci üniversite” modeli üzerine kurulmaktadır. YÖK yasa taslağında yer alan ve vakıf üniversitelerindeki mütevelli heyetinin karşılığı olan üniversite konseyi, bu yeni sistemde, bir yönüyle üniversitede bilim ile piyasa ilişkisini düzenleme rolünü üstleniyor. Yine bu sistemin temel taşları arasında; sözleşmeli çalışma, akademik faaliyet ödeneği olarak tanımlanan performansa dayalı ücretlendirme ve kalite güvencesi uygulamaları yer almaktadır. Yeni YÖK yasa taslağı, yükseköğretim sistemimizi, neoliberalizmle uyumlandırma yönünde atılmış, önemli yapısal değişiklikler içeren bir adım olarak görülmelidir.

Kaynakça

1. TÜSİAD (2012). Yükseköğretim Reformunda Öncelikler Hakkında TÜSİAD Görüş ve Önerileri. İstanbul, 5 Nisan 2011, Rev. 11 Ocak 2012.

2. Yükseköğretim Kanunu Taslağı. http://yeniyasa.yok.gov.tr/?page=yazi&i=105. Erişim tarihi: 05.11.2012.

3. OECD (2003). Education Policy Analysis.

4. UNESCO (1997). Recommendation Concerning the Status of Higher-Education Teaching Personnel. Paris, 11 November 1997.

5. TÜSİAD (2008). Türkiye’de Yükseköğretim: Eğilimler, Sorunlar ve Fırsatlar. Yükseköğretim Sistemi Üzerine 17 Türk Üniversitesinin EUA-IEP Kurumsal Değerlendirme Raporlarına Dayanan Gözlemler ve Öneriler, İstanbul, Ekim 2008.

6. Yükseköğretim Kurulu (2007). Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi, Ankara, Şubat 2007.

7. London Communiqué (2007). Towards the European Higher Education Area: Responding to Challenges in a Globalised World. London, 18 May 2007.