Söyleşiler Makaleler Videolar İletişim Basından

Tam Gün Üzerine

Prof. Dr. M. Raşit TÜKEL
16 Mart 2008 - Radikal İki

Tam gün çalışma, bundan 30 yıl önce, 1978’de, Dr. Mete Tan’ın Sağlık Bakanlığı döneminde çıkartılan "Sağlık Personelinin Tam Süre Çalışma Esaslarına Dair Kanun" ile uygulanmaya konmuş ve hekimlere başta tam gün ve eğitici tazminatı olmak üzere çeşitli kazanımlar getirmişti. Ancak, yasa çıktığından itibaren çeşitli engellemelerle karşılaşılmış; yasanın öngördüğü ekonomik ve sosyal güvenceler uygulamaya yeterince yansıtılamamış; giderek de yanlış uygulamalarla yasayla elde edilen kazanımlar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı. Sonunda da, 1980 yılının son günü, 12 Eylül Hükümeti Tam Süre Yasasını yürürlükten kaldırdı.

Bugün, yeni bir düzenlemeye gidilerek, güvencesiz ve kaynağının ne olacağı belirsiz bir ücretlendirmeyle tam gün çalışma zorunluluğu getirilmek istenmektedir. Kamu ve özel sektörde tam gün zorunluluğu için yasada yapılmak istenen düzenlemeleri kısaca şu şekilde özetleyebiliriz: 2368 sayılı sağlık personelinin tazminat ve çalışma esaslarına ilişkin kanunun kaldırılmasıyla, kamuda çalışan hekimlerin yarı-zamanlı çalışmalarının hukuksal temeli ortadan kaldırılmaktadır. Buna koşut bir biçimde, 2547 sayılı Yüksek Öğrenim Kanununa yapılan ekle üniversite hastanelerinde çalışan profesör ve doçentlerin yüksek öğretim kurumlarından başka yerlerde mesleklerini uygulamaları engellenmektedir. Ayrıca, 1219 sayılı kanuna yapılan bir ekle muayenehane açan hekimin başka bir sağlık kuruluşunda mesleğini uygulaması yasaklanmaktadır. Bu düzenlemeler nedeniyle yapılmak istenilenleri tam gün / tek işte çalışma zorunluluğu olarak tanımlayabiliriz.

Günümüzde, tam günü, Sağlıkta Dönüşüm Programı adı altında yapılan düzenlemelerden bağımsız olarak değerlendirmek bizi yanıltıcı sonuçlara götürebilir. Bugün, tam günün hangi koşullarda getirilmek istendiğine baktığımızda şunları görüyoruz: Ülkemizde, çıkarılacak yeni yasalarla, kamu ile özel sağlık kurumu ayrımı ortadan kaldırılmak istenmektedir. Bunun anlamı da, kamunun, özel sağlık kuruluşu anlayışına uygun olarak yapılandırılacak olmasıdır. Bu doğrultuda; Kamu Hastane Birlikleri yasası ile kamu hastaneleri ‘özerk' hale getirilerek işletme anlayışına göre yönetilecek ve bu kurumlara yapılan genel bütçe katkısı ortadan kaldırılacaktır. Genel Sağlık Sigortası ile sadece prim ödeyebileceklere sınırlı bir sağlık hizmeti sunulurken; kamu ve özel tüm sağlık kurumlarında üretilen sağlık hizmetlerinin tek alıcısı ve bedelini belirleyen tek yapının Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) olduğu bir düzenlemeye gidilecektir. Bu düzenlemelerin son halkasını da, Tam Gün yasasıyla, Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kuruluşlarında ve üniversite hastanelerinde çalışan hekimlerin özlük hakları bakımından güvencesiz bırakılmaları oluşturmaktadır.

Bu koşullarda getirilmek istenen tam gün / tek iş uygulamasıyla; öncelikle, özelde büyük hastane zincirlerine, kamuda özelleştirilme yolundaki üniversite ve devlet hastanelerine ucuz iş gücü sağlamak istendiğini görüyoruz. Yeni düzenlemeler, SGK’nın anlaşma yapmadığı, başta muayenehaneler olmak üzere, büyük hastane zincirlerinin dışındaki sağlık kuruluşlarını kapanma durumuna getirecek; hekimleri, düşük ücretle ve güvencesiz olarak, özel hastaneler ile “özerkleştirilmiş” kamu kurumlarından birini tercih etmeye zorlayacaktır. Bu yasayla, hekimlerin çalışma koşullarının, ister kamuda ister özel sağlık kuruluşlarında olsun, giderek ağırlaşacağını öngörebiliriz.

Söz konusu yasal düzenlemeler, tabii ki, sadece hekimleri etkilemiyecek, nitelikli sağlık hizmeti sunumu ve tıp eğitimi de bu gelişmelerden payını alacaktır. Yeni durumda, eğitici niteliği taşıyan belirli bir orandaki hekimin kamu kurumlarından ayrılmaları ve tıp eğitiminin bundan olumsuz etkilenmesi söz konusudur. Yine bu yasayla birlikte, kamu sağlık kurumlarında ortaya çıkacak hekim açığı, sağlık hizmetlerinin sunumunu doğrudan etkileyebilecektir. Ancak, kaliteli hizmet sunumunun önündeki tek engeli hekim açığı olarak görmek yanıltıcı olabilir. Asıl vurgulanması gereken, bu yasal düzenlemelerle birlikte, üniversite ve eğitim hastanelerinin önüne konulacak temel hedefin, nitelikli sağlık hizmeti sunulması, tıp eğitiminin niteliğinin yükseltilmesi gibi “iyi hekimlik değerleri” değil, bir işletme anlayışıyla yönetilecek olan sağlık kurumlarına daha fazla kazanç sağlanması olduğudur. Bunun yolu da, “performans” yöntemiyle daha fazla işlem yapılarak döner sermaye gelirlerinin artırılmasından geçmektedir. Bilindiği gibi, performansa dayalı ödeme sisteminde hekimler yaptıkları işlemlerin karşılığında puan toplamakta ve bu puanlar o dönem alacakları ücreti belirlemektedir. Ancak, bu ücret emekliliğe yansımadığı ve sağlık kurumunun gelirine koşut olarak her an değişebildiği için, bir güvence oluşturmamaktadır.

Büyük özel hastanelerde düşük ücretle çalışmak zorunda kalmanın, hekimler için daha iyi koşullar sağlamaya yönelik bir seçenek olmadığı açıktır. Hekimler için uygun ve adil olan seçenek, sadece kamuda çalışmayı tercih eden öğretim üyeleri ve hekimler için, nitelikli emeklerinin karşılığında, kalıcı özlük hakları ve insani yaşam koşullarının oluşturulması; özel sağlık kuruluşlarında çalışanlara da diledikleri kurumda çalışma olanağı sağlanmasıyla oluşturulabilir.

Prof. Dr. Raşit Tükel Türk Tabipleri Birliği-Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu Başkanı